Türkiye’nin en önemli ihracat kalemlerinin başında demir çelik sektörü gelmektedir. Dolayısıyla bu sektöre ilişkin en küçük bir yaprak oynaması üzerinde konuşmayı gerektiren önemli gündem maddesi olmalıdır.
Bu bakış açımızı ortaya koyduktan sonra “ABD’nin Kurumsal Güç ve Endüstriyel Egemenlik ekseninde” olduğunu düşündüğümüz uygulamalarını biraz açalım.
ABD’nin çelik, alüminyum ve bakır türev ürünlerine ilişkin son yeniden yapılandırması, teknik olarak “Bakanlık düzenlemesi” gibi görünse de, esasen Başkanlık düzeyinde yapıldı. 2 Nisan 2026 tarihli Beyaz Saray Başkanlık işlemi ile Section 232 rejimi altında metal türev ürünlerde yeni bir tarife mimarisi kuruldu. Reuters da bu değişikliği doğrudan Başkan Trump’ın duyurduğunu ve ulusal güvenlik tarifelerinde ayarlama yapıldığını aktardı. Bu nedenle, “metal tarifelerinin yapılandırmasını hangi kurum yaptı?” sorusunun kısa cevabı: Başkanlık/Beyaz Saray, Fakat uygulamanın alt taşıyıcı kurumları Commerce Department, USTR ve CBP. Yani Ticaret Bakanlığı, Ticaret Temsilciliği ve ülke sınırlarının korunmasından sorumlu olan kurum.
Bu ayrımı küçümsememek gerekir. Çünkü ABD’de Section 232 dosyalarında güç, klasik anlamda sadece ticaret bürokrasisinde toplanmıyor. Güvenlik söylemi üzerinden doğrudan yürütme organına taşınıyor. Beyaz Saray metni, Commerce Secretary ile USTR’ye 90 gün içinde ek güncelleme ve öneri sunma görevi veriyor. Bu da şunu gösteriyor: kararın siyasî merkezi Beyaz Saray, teknik motoru Commerce/USTR, operasyonel tahsilat motoru ise CBP. Yani mesele sıradan bir gümrük revizyonu değil. Başkanlık eliyle yönetilen sanayi politikası.
Yeniden yapılandırmanın özü de sadece oran değişikliği değil.
Reuters ve Barron’s çizgisi birlikte okunduğunda, sistem “tek oranlı kaba korumacılık”tan daha kategorik ve daha seçici bir yapıya evriliyor. Bazı metal yoğun ürünlerde yüksek oran korunurken, daha düşük metal içeriği olan ürünlerde daha farklı oranlar veya muafiyet mantığı geliştiriliyor. Bazı ürünlerde vergi matrahı ithal kıymet yerine ABD’deki satış fiyatı üzerinden kurgulanıyor. Bu, hukuki tartışmayı da değiştiriyor. Artık dava yalnızca “oran yüksekliği” üzerine değil, sınıflandırma, içerik oranı, matrah hesabı ve yürütmenin takdir yetkisi üzerine kuruluyor.
Buradaki asıl kırılma, ABD’nin çeliği ve metalleri artık yalnızca ithalat kalemi olarak değil, savunma, şebeke, altyapı ve yeniden sanayileşme politikalarının çekirdeği olarak okuması.
Bu yüzden Section 232, hukuken “ticaret” başlığı altında dursa da fiilen endüstriyel egemenlik aracı haline gelmiş durumda. Başkanlık seviyesinde müdahale de bu nedenle tesadüf değil. Devlet, gümrük tarifesini sadece gelir veya koruma değil, tedarik zinciri mimarisi için kullanıyor.
Bu değişiklik, ABD’de yürütmenin Section 232 üzerinden “yarı-sürekli ekonomik olağanüstü hal” benzeri bir düzen kurduğunu gösteriyor. Bu düzenin en önemli sonucu, mahkemelerin artık yalnızca tarife oranını değil, kurumsal yetki sınırlarını, “ulusal güvenlik” gerekçesinin ölçüsünü ve matrah hesaplama tekniğini de incelemek zorunda kalacak olmasıdır. Önümüzdeki davalar tam da bu yüzden yüksek değer taşıyor.
Bir hukukçu olarak tarifeleri bu eksende değerlendiriyorum.



