Bu gelişmelerin Türkiye’ye etkisi ne olacak?
Bu sorunun yanıtı veriler üzerinden çerçevelendirilebilir.
Türkiye açısından en önemli veri şudur.
2025 itibarıyla ana ihracat bölgesi Avrupa Birliği; Çelik ihracatı verileri AB’ye 7,9 milyon tonla toplam çelik ihracatının yaklaşık yüzde 40,7’sinin yöneldiğini gösteriyor.
Yani Avrupa’daki her koruma veya karbon düzenlemesi Türkiye için marjinal değil, merkezî etki yaratıyor. Bu nedenle AB/UK hattındaki her yeni rejim, Türkiye açısından doğrudan pazar erişimi ve fiyat baskısı anlamına geliyor.
İlk etki, pazar daralması riskidir.
Türkiye Çelik Üreticileri Derneği, yeni Avrupa/İngiltere benzeri kota rejimlerinin baz dönemleri düşük tutulursa Türkiye’nin fiili ihracat alanının çok sert daralabileceğini, bazı hesaplamalarda yüzde 60’ı aşan daralma riskinden söz ediyor.
İngiltere’nin 1 Temmuz 2026’dan itibaren kota hacmini yüzde 60 azaltıp kota üstüne yüzde 50 vergi koyması, Türkiye açısından özellikle “mevcut akış devam eder” varsayımını bitiriyor.
Artık pazara sadece kaliteli ve hızlı üretmek yetmez; kotaya sığmak, kategori yönetmek ve hukuki girişim yapmak gerekir. Hukuki girişimin de, sektör aktörleri, kamu otoriteleri, siyasi politikalar, sivil toplum kuruluşları ile beraber planlanması ve seçenek hamlelerin etkisinin simüle edilmesi sonrasında girişimlerin başlatılması önemli.
İkinci etki, yön değiştiren ticaret akımlarından doğan fırsatlardır.
ABD ve İngiltere gibi pazarlarda koruma sertleşirken, tedarik açığı ve premium şokları başka coğrafyalarda yeni boşluklar yaratabilir.
Türkiye’nin esnek üretim kabiliyeti ve geniş ürün gamı burada avantaj olabilir. Nitekim 2025’te Türkiye’nin çelik ihracatı hacim olarak artmış, sektör 2026 başında da üretim tarafında büyüme sinyali vermişti. Ancak bu fırsat kendiliğinden gelmez; kota, menşe, CBAM ve kontrat yönetimi iyi kurgulanırsa gelir.
Üçüncü ve en belirleyici etki, sözleşme ve hukuk alanındadır.
Türkiye için artık mesele yalnızca mal satmak değil; Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması (CBAM) maliyet paylaşımı, ani tarife değişimi, tahkim klozu ve sigorta yapısını sözleşmeye gömmek.
Çünkü dış pazardaki risk artık fiyat listesiyle yönetilmiyor.
Eğer Türk ihracatçısı bu yeni dönemde klasik FOB/CIF refleksiyle hareket ederse, maliyet şokunu sonradan üzerinde bulur. Bu da kârlılığı görünmez biçimde eksiltebilir.
Türkiye için en büyük tehdit, bu dönemi “geçici dış ticaret sertleşmesi” sanmaktır.
En büyük fırsat ise kendini hukuken ve sözleşmesel olarak en hazır tedarikçi haline getirmektir.
Avrupa Türkiye’nin ana pazarı olmaya devam ediyor.
Bu da demektir ki; Türkiye, AB’nin yeni kurallarına ya pasifçe uyacak ya da onları sözleşme, tahkim, sigorta ve diplomasiyle yönetebilen birkaç ülkeden biri olacak.
Ben ikinci yolun mümkün olduğu ve ikinci yolun mutlaka planlanması gerektiği kanaatindeyim.



