Sıradan bir gümrük ihtilafı davası büyük sonuç doğurabilir mi?
Bu sonucun hem küresel hem Türkiye bakımından sonuç doğurması söz konusu olabilir mi?
Illinois merkezli Express Fasteners davası, ilk bakışta dar bir gümrük ihtilafı gibi görünüyor: Amerika Birleşik Devletleri Gümrük ve Sınır Koruma ( CBP )’ın Section 232 kapsamında fastener ürünlerinde vergiyi yalnızca çelik içeriği üzerinden değil, ürünün tüm değeri üzerinden uyguladığı iddiasına itiraz ediliyor. Ancak Ulusal Denizcilik Üreticileri Birliği (NMMA)’nın da vurguladığı gibi, bu dosya yalnızca bağlantı elemanı üreticilerini ilgilendirmiyor. Denizcilikten imalata kadar metal türev kullanan birçok sektör için maliyet, uyum ve planlama etkisi yaratabilir.
Bu davanın önemi, tarifenin “oranı” değil “matrahı” üzerinden yürümesinden kaynaklanıyor.
Çünkü tarife oranı sabit kalsa bile, eğer matrah tüm ürün değeri kabul edilirse verginin ekonomik etkisi katlanıyor. Bu da ölçülülük, kanunilik ve uygulama tekniği açısından büyük bir tartışma doğuruyor. Şirketin tezi özü itibarıyla şöyle. Çelikten türeyen ama tamamen çelikten ibaret olmayan bir üründe, Section 232 vergi yükü metal içeriğiyle sınırlı olmalı; aksi halde gümrük, metal güvenliği adı altında tüm ürün ekonomisini vergilendirmiş oluyor.
Bu tartışmanın hukuki yanı kadar ekonomik yanı da güçlü. Bir fastener, fitting veya komponent üretiminde metal içeriği belli bir pay oluştururken kalan değer tasarım, işçilik, markalama, montaj ve lojistik unsurlarından geliyor olabilir. Eğer gümrük idaresi bunların hepsini “çelik vergisi matrahı” içine sokarsa, fiilen metal koruma vergisi değil, bileşik sanayi vergisi ortaya çıkar. İşte bu nedenle dava, Section 232’nin sınırlarını sorguluyor: Ulusal güvenlik gerekçesiyle metal ithalatını düzenlerken, devlet türev ürünün tüm katma değerini hedef alabilir mi? Yani bağlantı elemanları ve montaj parçaları da ürünün tüm katma değeri üzerinden mi hesaplanacak?
Bu dosyanın politik sonucu da önemlidir. Barron’s ve Reuters çizgisi, ABD’nin 2 Nisan 2026 düzenlemesiyle matrah hesaplaması ve metal içerik eşikleri konusunda sistemi sadeleştirmeye çalıştığını gösteriyor. Bu da bana şunu düşündürüyor: Yönetim, uygulamadaki aşırı karmaşıklığın dava riski doğurduğunu fark etmiş durumda. Başka bir ifadeyle, Express Fasteners benzeri davalar yalnızca mahkeme dosyası değil; yürütmeyi yeniden kalibrasyona zorlayan baskı araçlarıdır.
Bu davanın kazananı sadece davacı şirket olmayabilir. Eğer mahkeme veya uygulama değişikliği, “yalnızca metal içeriği” veya daha dar bir matrah yorumu yönünde gelişirse, bu durum çok sayıda sanayi kolu için maliyet rahatlaması ve yeni geri ödeme imkânı yaratır.
Davanın kaybedilmesi halinde bile dosya, Section 232’nin türev ürünlere uygulanmasında idarenin ne kadar geniş hareket alanı olduğunu gösterecek.
Her iki durumda da sonuç, sadece bir ithalat sınıflandırması değil; ABD’nin yeni sanayi koruma rejiminin hukuk sınırı olacaktır.
Türk demir çelik, otomobil yan sanayi, makine ve sanayi ekipmanları sektörlerinin de etkileneceği bu sanayi koruma rejiminin hukuki sınırlarını, karar sonrası da değerlendirilmesi gerekecektir.



