Devlet, yalnızca yasa koyarak var olmaz.
Asıl varlığı, koyduğu kuralların sonuçlarını yönetebilme kapasitesiyle ölçülür.
Boğaziçi öngörünüm rejimi, güçlü bir koruma iradesinin ürünüdür. Bu irade, doğal ve kültürel değerleri korumayı amaçlar. Ancak her koruma politikası, beraberinde sosyal ve mülkiyet temelli sonuçlar doğurur. Bu sonuçları yönetmek ise devletin asli sorumluluğudur.
Maden Mahallesi’nde bugün karşı karşıya kaldığımız tablo, bu sorumluluğun uzun süre yerine getirilmemesinin sonucudur.
Devlet, bir alanı yasaklayabilir. Ancak bu yasak, o alanda yaşayan insanları yok sayma yetkisi vermez. Aksine, daha yüksek bir sorumluluk doğurur. Çünkü yasak, tek başına bir çözüm değildir. Yasak, çözüm üretilmediğinde bir krize dönüşür.
Bu kriz bugün somutlaşmıştır.
Yıllar boyunca fiilî yerleşime göz yumulmuş, altyapı hizmetleri sunulmuş, nüfus kaydı yapılmış, hayat devam etmiştir. Buna karşılık, bu yerleşimin hukuki statüsü netleştirilmemiştir. Ne kamulaştırma yapılmış, ne yer değiştirme modeli geliştirilmiş, ne de açık bir tasfiye politikası uygulanmıştır.
Ortaya çıkan şey, uzun süreli bir belirsizliktir.
Bu belirsizlik, zamanla bireylerin ve şirketlerin hareket alanına dönüşür. Ve bir noktadan sonra, bu alan hukuki çatışmalarla dolmaya başlar.
Bugün yaşanan da tam olarak budur.
Devlet, koruma politikası üretirken yalnızca doğayı değil, insanı da korumak zorundadır. Mülkiyet hakkını sınırlayan bir düzenleme, bu sınırlamanın doğurduğu yükü bireyin omzuna bırakamaz.
Bu nedenle çözüm; yalnızca yasakta değil, yönetimde aranmalıdır.
Kamulaştırma, yer değiştirme, uzlaşma ve planlama… Bunlar seçenek değil, sorumluluktur.
Devlet burada başlar.
Ve sorumluluk burada biter.



