Boğaziçi’nde olan biteni anlamak için artık yüksek sesle konuşan kararlara değil, konuşulmayanlara bakmak gerekiyor.
Çünkü bugün Boğaziçi’nde asıl belirleyici olan şey, alınan kararlar değil; alınmayanlar, cevaplanmayan dilekçeler, askıda bırakılan dosyalar, sürüncemede tutulan başvurular.
Hukuk burada açıkça “yanlış” bir şey yapmıyor.
Daha incelikli, daha yorucu bir yöntem izliyor: geri çekiliyor.
Ne iptal var, ne onay.
Ne ret var, ne kabul.
Sadece zaman var.
Ve zaman, mülkiyet için tarafsız değildir.
Bir mülk, yalnızca tapudan ibaret değildir.
Kullanılabilirliktir.
Gelecek kurabilme ihtimalidir.
Çocuğuna bırakabileceğin bir düzen hissidir.
Boğaziçi’nde bugün mülkiyet, kâğıt üzerinde varlığını sürdürürken; hayatın içinden yavaş yavaş çekilmektedir.
İmar planı yoktur ama yasak vardır.
Yıkım kararı yoktur ama yaşama imkânı da yoktur.
Mahkeme kararı yoktur ama fiilî sonuçlar her gün hissedilir.
Bu durum artık bir “idari aksaklık” değildir.
Bu, olağanüstünün olağan hale gelmesidir.
Hukuk, bir günde aniden kaybolmaz.
Önce geri çekilir.
Sonra sessizleşir.
En son, yokluğu normal kabul edilir.
Boğaziçi’nde bugün olan tam olarak budur.
İnsanlar artık “haklı mıyım?” diye sormuyor.
“Bir şey olur mu?” diye soruyor.
Bu, hukuk devletinin en tehlikeli eşiğidir.
Çünkü hukuk, cesaret vermeyi bıraktığında;
vatandaş da talep etmeyi bırakır.
Ve talep edilmeyen haklar, çok kısa sürede hak olmaktan çıkar.
Boğaziçi’nde mülkiyet bugün açıkça gasp edilmiyor.
Daha sofistike bir yöntem uygulanıyor:
Kullanılamaz hale getiriliyor.
Buna itiraz etmek için bağırmaya da gerek yok.
Çünkü mesele artık ses meselesi değil.
Mesele, hukukun geri çekildiği alanlarda hayatın nasıl daraldığı meselesi.
Bu daralmanın sonunda; hukuk geri çekliir, hayattan çıkar.
Ve belki de asıl soru şudur:
Bir yerde hukuk sessizleştiyse,
orada mülkiyet hâlâ gerçekten var mıdır?


