26 Eylül Dünya Çevre Sağlığı Günü ve Mezotelyoma Farkındalık Günü
Dünyamız; iklim krizi, çevre kirliliği, doğal afetler, savaşlar ve giderek derinleşen eşitsizliklerle her geçen gün daha yorucu bir hâl alıyor. Yaşadığımız bütün bu sorunlar bize çok temel bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: İnsan sağlığını, yaşadığımız çevrenin sağlığından ayrı düşünemeyiz.
26 Eylül Dünya Çevre Sağlığı Günü ve Mezotelyoma Farkındalık Günü vesilesiyle, sağlıklı bir çevrede yaşamanın yalnızca bir temenni değil, temel bir hak olduğunu bir kez daha vurgulamak isterim.
Soluduğumuz hava, içtiğimiz su, üzerinde yaşadığımız toprak, ürettiğimiz atıklar, yaşadığımız binalar ve kentlerimizin nasıl yönetildiği sağlığımızı doğrudan etkiliyor. Bu nedenle çevre kirliliğini yalnızca doğaya verilen zarar olarak değerlendirmek eksik kalıyor. Çünkü çevreye verdiğimiz her zarar, eninde sonunda insanlara, hayvanlara ve tüm canlılara geri dönüyor.
Anayasamızın 56. maddesi herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını güvence altına alıyor. Ancak çevre hakkının varlığı kadar, yurttaşların bu hakkın korunmasına müdahil olabilmesi de önemlidir. Bilgiye ulaşmak, soru sormak, uyarmak, gerektiğinde ilgili kurumlara bildirimde bulunmak ve karar süreçlerine katılmak, yaşadığımız kente karşı sorumluluğumuzun bir parçasıdır.
Bugün özellikle üzerinde durmamız gereken konulardan biri de asbesttir. Binaların yıkımı ve sökümü sırasında gerekli önlemlerin alınmaması, yalnızca o alanda çalışanları değil, çevrede yaşayan insanları da etkileyebilecek ciddi bir çevre ve halk sağlığı sorunudur. Asbest liflerinin çevreye yayılması ve solunum yoluyla maruziyet, etkileri yıllar sonra ortaya çıkabilen sağlık sorunlarına neden olabilir. Mezotelyoma ve diğer ciddi akciğer hastalıkları, bize çevresel risklerde önlemenin ne kadar yaşamsal olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle benim çevreye yaklaşımımın temelinde önleyicilik var. Zarar ortaya çıktıktan sonra çözüm aramak elbette gereklidir; fakat esas olan, bilimsel esaslara uygun denetim ve uygulamalarla zararın daha oluşmadan engellenmesidir.
Aynı anlayışı kent temizliği ve atık yönetiminde de benimsemeliyiz. Sıfır atık yalnızca çöplerimizi ayrıştırmak değildir. Daha az tüketmek, yeniden kullanmak, geri dönüşümü desteklemek ve oluşan atığı doğru yönetmek bir yaşam kültürü hâline gelmelidir. Burada yerel yönetimlerin sorumluluğu kadar biz yurttaşların da sorumluluğu bulunuyor. Temiz bir kent ancak kamu ile yurttaşın birlikte sorumluluk aldığı bir anlayışla mümkün olabilir.
Afetler de çevre sağlığını farklı bir boyutuyla karşımıza çıkarıyor. Deprem, sel, yangın gibi afetlerin ardından ortaya çıkan enkaz, toz, asbest ve diğer tehlikeli maddeler; su ve toprak kirliliği ile atıkların kontrolsüz biçimde yayılması, afetin ardından yeni sağlık riskleri oluşturabilir. Bu nedenle afet yönetiminde yalnızca ilk anda hayat kurtarmaya değil, sonrasında ortaya çıkabilecek çevresel ve halk sağlığı risklerine de hazırlanmalıyız. Bir afetin ardından ihmaller nedeniyle ikinci bir afet yaşanmasına izin vermemeliyiz.
Tüm bunların yolu bilimden, denetimden, şeffaflıktan ve toplumsal katılımdan geçiyor.
Her birimizin eyleminin sonucunu birlikte yaşıyoruz. Aynı havayı soluyor, aynı suyu ve toprağı paylaşıyoruz. Çevremizi kirlettiğimizde de koruduğumuzda da aynı geleceği paylaşıyoruz.
Bu nedenle çevre sağlığı; yalnızca çevrecilerin, bilim insanlarının, sağlık çalışanlarının ya da yöneticilerin meselesi değildir. Hepimizin meselesidir.
Dileğim; çevresel tehlikeler ortaya çıktıktan sonra konuşmak yerine, riskleri önceden gören ve önlem alan; insanı, doğayı ve tüm canlıları koruyan; yurttaşın sözünü ve bilimin sesini önemseyen bir anlayışın güçlenmesidir.
Temiz hava haktır. Sağlıklı çevre haktır. Bilgiye erişmek ve kentimize ilişkin süreçlere katılmak haktır.
Çevre hakkını korumak, insan sağlığını, doğayı ve gelecek kuşakların yaşam hakkını korumaktır.
Çünkü sağlıklı bir toplum ancak sağlıklı bir çevrede mümkündür.
Yorumlar
+ Yorum YapHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!