Sarıyer Söz
Sarıyer Söz
Açık
Afyonkarahisar · 14°C
Bizi Takip Edin
10 Ekim 2026 - 10:35

Gülnihal Öztürk Yazdı... Aşırı Sıcaklara Karşı Dirençli Türkiye

0 Paylaşım
Gülnihal Öztürk Yazdı... Aşırı Sıcaklara Karşı Dirençli Türkiye

Aşırı sıcaklar artık yalnızca yaz aylarının sorunu değil; sağlığımızı, çalışma hayatını, üretimi, kentleri, su ve enerji güvenliğini, hatta göç hareketlerini etkileyen ciddi bir iklim riski.

7 Ekim’de düzenlenen Aşırı Sıcaklar Farkındalık II. Toplantısı: Dirençli Toplumsal-Kurumsal Yapılar, konuyu farklı disiplinlerin bakış açısıyla ele aldı. Prof. Dr. Zerrin Toprak Karaman’ın moderatörlüğündeki toplantıda ben iklim değişikliğine uyum ve ekolojik yaşam hakkını, Mimar Mihriban Artıktay sağlıklı mekânları ve dirençli işletmeleri, Prof. Dr. Gürkan Ersoy ise aşırı sıcakların sağlık üzerindeki etkilerini ve ilk yardımı değerlendirdik.

TMMOB ve Tabip Odası iş birliğiyle gerçekleştirilen bir başka toplantıda da 74 sağlık, iklim ve çevre kuruluşunun COP31’e yönelik çağrısı gündeme geldi. Fosil yakıtların “sağlığa zararlı ürünler” olarak tanınması istendi. Çünkü fosil yakıtlar hem hava kirliliği yoluyla sağlığı etkiliyor hem de iklim değişikliğini hızlandırıyor.

IPCC’nin bilimsel değerlendirmeleri, insan faaliyetlerinin küresel ısınmanın temel nedeni olduğunu ortaya koyuyor. Kuraklık, su stresi, orman yangınları ve ekosistem kayıpları bu değişimin giderek belirginleşen sonuçları.

Türkiye için artık soru yalnızca “Hava kaç derece?” değil:

İnsanı, üretimi ve doğayı nasıl koruyacağız; değişen iklime nasıl uyum sağlayacağız?

Önce ölç, sonra önlem al

Mimar Mihriban Artıktay’ın da vurguladığı gibi ilk adım, yaşam ve çalışma alanlarının ne zaman, nerede ve ne kadar ısındığını belirlemek. Ardından gölgeleme, güneş kontrolü, yalıtım, havalandırma, uygun malzeme ve verimli soğutma çözümleri uygulanmalı; sonuçlar yeniden ölçülmeli.

Çünkü dayanıklılık yalnızca daha fazla klima kullanmak değildir. Isıyı kaynağında azaltmak, enerji tüketimini de kontrol altında tutmaktır.

Sağlık boyutu ise hayati önem taşıyor. Prof. Dr. Gürkan Ersoy’un dikkat çektiği sıcak bitkinliği, sıcak çarpması ve doğru ilk yardım bilgisi toplumsal hazırlığın parçası olmalı. Çocuklar, yaşlılar, kronik hastalığı bulunanlar ve açık havada çalışanlar özellikle korunmalı.

İşyerlerinde yalnızca termometreye bakmak yetmez. Nem, hava hareketi, çevredeki sıcak yüzeyler, fiziksel iş yükü, çalışma süresi ve koruyucu ekipman da çalışanların maruz kaldığı ısıyı etkiler. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün Heat at Work raporu da bu tehlikeye dikkat çekiyor.

Bu nedenle sanayide, tarımda, tersanelerde, şantiyelerde, okullarda, hastanelerde ve toplu taşımada sıcaklık riski; uygun dinlenme düzeni, suya erişim, gölgeleme ve acil müdahale planlarıyla yönetilmeli.

Veriyi doğru kullanmak, riski önceden görmek

Meteoroloji istasyonları, sensörler, uydu görüntüleri, coğrafi bilgi sistemleri ve yapay zekâ önemli araçlar. Ancak çok veri, doğru karar demek değildir.

Sıcaklıkla birlikte nüfus yoğunluğu, kırılgan gruplar, yeşil alanlar, yapılaşma, su kaynakları, enerji altyapısı ve sağlık hizmetlerine erişim de analiz edilmeli.

İşletmelerde sensörlerin doğru yerde bulunması, çalışanların gerçek maruziyetini ölçmesi ve verilerin güvenilir olması gerekir. Yapay zekâ ise belirsizlikleri gizlemek yerine açıklamalı, karar süreçlerini desteklemelidir.

Önemli olan veriyi toplamakla yetinmeyip riski öngörmek, erken uyarmak, önlem almak ve sonuçları yeniden değerlendirmektir.

Yerel bilgi de veridir

Katılımcı iklim yönetimi Türkiye için yeni bir düşünce değil. 1992 Rio Zirvesi’nde kabul edilen Gündem 21 ve Türkiye’de 1997’den itibaren gelişen Yerel Gündem 21 uygulamaları, sürdürülebilir kalkınmada yerel katılımın önemini ortaya koydu.

Bugün de bir mahallenin hangi sokakta gölgeye ihtiyaç duyduğunu, bir çiftçinin su kaynaklarında nasıl değişimler gözlemlediğini veya bir işçinin hangi koşullarda çalıştığını yalnızca merkezi verilerden öğrenemeyiz.

Yerel bilgi de veridir.

Kent Konseyleri, yerel yönetimler, üniversiteler, meslek odaları, kamu kurumları, sanayi kuruluşları, çalışanlar ve yurttaşlar yalnızca planları dinlememeli; risklerin belirlenmesine, kararların alınmasına ve sonuçların izlenmesine katılmalı.

Türkiye’nin her bölgesine aynı çözüm de uygulanamaz. Sıcaklık, nem, su kaynakları, kentleşme, tarım ve sanayi koşulları farklıdır. Ulusal hedefler ortak, çözümler yerel koşullara uygun olmalı.

COP31’den dirençli kentlere

COP31 gündemini yalnızca uluslararası görüşmelerle sınırlamamalıyız. Serbest kürsüde ele alınan konular, Türkiye için uygulanabilir çözümler de sunuyor.
Park ve bahçelerde bölgenin iklimine uygun, az su isteyen bitkiler ve gölge sağlayan ağaçlar tercih edilmeli. Ancak kent dayanıklılığı yalnızca yeşillendirmeden ibaret değil.

Eski yapıların yıkımı ve kentsel dönüşümde asbestin güvenli yönetimi, beton ve çeliğin mühendislik standartlarına uygun kullanımı, doğal ve çevresel sertifikalı yapı malzemelerinin dayanıklılık ve sağlık açısından değerlendirilmesi de gerekli.

Çatı, cephe ve kent yüzeylerinde beyaz ve açık renkler, uygun koşullarda güneş ışığını yansıtarak yüzey sıcaklığını ve soğutma ihtiyacını azaltabilir. Ancak kamaşma, yansıma ve insanların ısı maruziyeti de hesaba katılmalı.

Kısacası doğru bitki, doğru malzeme, güvenli yapı ve akılcı su yönetimi birlikte düşünülmeli.

Bir sorunu çözerken yenisini üretmeyelim

Aşırı sıcaklara karşı alınan önlemlerin de çevresel etkileri var. Soğutma sistemleri sağlığı korurken enerji ve su tüketimini artırabilir. Bu nedenle kullanılan teknolojilerin tasarımından üretimine, bakımından kullanım ömrü sonuna kadar çevresel etkileri değerlendirilmeli.

Amaç, iklimi ve insanı korurken yeni ekolojik sorunlar oluşturmamak.

Çevre hakkı ve iklim adaleti

İklim krizi herkesi aynı ölçüde etkilemiyor. Gölgesiz bir mahallede yaşayanla yeşil alanlara erişebilenin, açık havada çalışanla serin bir ofiste çalışanın, suya ve enerjiye kesintisiz ulaşabilenle ulaşamayanın koşulları farklı.

Bu nedenle politik ekolojinin dört sorusunu sormalıyız:

Çevresel yükü kim oluşturuyor? Faydayı kim elde ediyor? Riski kim taşıyor? Azaltma sorumluluğu kimde?

Kuraklık, su kıtlığı, tarımsal kayıplar, ekosistem bozulması ve deniz seviyesinin yükselmesi göç hareketlerini de etkileyebilir. Dünya Bankası’nın Groundswell çalışması, yeterli önlem alınmayan senaryolarda 2050’ye kadar incelenen altı bölgede 216 milyona varan ülke içi iklim göçü öngörüyor.

Bu yalnızca göç veya sınır güvenliği konusu değil; barınma, sağlık, eğitim, istihdam, altyapı ve toplumsal uyum meselesi.

İklime uyum politikalarının maliyetini kimin üstlendiği, koruyucu önlemlere kimin erişebildiği ve kırılgan grupların ne ölçüde gözetildiği de çevre hakkının bir parçasıdır.

Yaşamı mümkün kılanı korumak

Türkiye’nin ihtiyacı; aşırı sıcakları ölçen, riskleri öngören, erken uyaran, önlem alan ve sonuçları izleyen bir dayanıklılık sistemi.

Bu sistem bilimsel veriyi yerel bilgiyle, teknolojiyi insan deneyimiyle, üretim güvenliğini ekolojik sınırlarla buluşturmalı. COP31 gibi uluslararası süreçler de somut ve ölçülebilir uygulamalara dönüşmeli.

Dirençli bir Türkiye için yalnızca bugünün sıcaklıklarına dayanmak yetmez. Gelecek kuşakların yaşam hakkını, doğal kaynakları ve ekosistemleri de korumak gerekir.

Çünkü dirençli Türkiye; yalnızca sıcağa dayanabilen değil, insanı, suyu, toprağı, üretimi ve doğayı birlikte koruyabilen Türkiye’dir.

 

Yorumlar

+ Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!