Hukuk bazen açık cümlelerle konuşur.
Ama bazen, en ağır sonuçlar hiçbir şey söylenmediğinde doğar.
Sarıyer Maden Mahallesi’nde bugün yaşanan kriz, yüksek sesli bir kararın değil; uzun yıllar süren bir sessizliğin sonucudur. Bu sessizlik ne rastlantısaldır ne de önemsiz.
Hukuk, sessizliği görmezden gelmez. Aksine, sessizliği kayda alır.
1983 yılında Boğaziçi Kanunu yürürlüğe girdiğinde devlet şunu söyledi:
“Bu alan korunacaktır.”
Ama aynı devlet, ardından şunu söylemedi:
“Burada yaşayanlar ne olacak?”
İşte hukuki kırılma tam burada başladı.
Yıllar boyunca Maden Mahallesi’nde yapılar kaldı. Yıkılmadı. Elektrik bağlandı. Su bağlandı. Yol yapıldı. Çöp toplandı. Belediyeler, bu alanı yok saymadı; yönetti. Yönetmek, hukuki bir fiildir. Sessiz kalarak yönetmek de öyledir.
Bu noktada kritik bir hukuk kavramı devreye girer: meşru beklenti.
Meşru beklenti, bir kişinin keyfî umutları değildir.
İdarenin tutarlı davranışlarıyla doğar.
Uzun süreli eylemsizlikle beslenir.
Ve bir gün, aniden tersine çevrildiğinde hak ihlali üretir.
Bugün sorulması gereken soru şudur:
Devlet ve belediyeler, bu alanda yaşayanlara yıllarca hangi mesajı verdi?
“Burada varsınız.”
“Buradayız.”
“Görmezden gelmiyoruz.”
O hâlde bugün, yalnızca “yasak alan” diyerek mülkiyetin en ağır biçimde tasfiyesine gitmek mümkün müdür?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu soruya net cevap verir:
Hayır.
AİHM’e göre, devletin uzun süre sessiz kaldığı durumlarda, bireyin taşınmazı üzerindeki tasarruf hakkına ani ve ölçüsüz müdahale, orantısızdır.
Sessizlik, bir gün cezaya dönüşemez. Özellikle de bu dolaylı ceza, cebri icra yoluyla satışa zorlama şeklindeyse…
Ortaklığın giderilmesi davaları bu bağlamda masum değildir.
Teknik olarak “özel hukuk” davası gibi görünürler.
Ama sonuçları itibarıyla kamusal etki doğururlar.
Çünkü burada satış, serbest bir tasarruf değildir.
Bir tercihin değil, bir zorlamanın sonucudur.
Ve bu zorlamanın arka planında, idarenin yıllarca çözüm üretmemesi vardır.
Şunu açıkça söylemek gerekir:
Eğer bir alan fiilen yerleşime konu edilmişse, devlet bu alanla ilgili aktif bir çözüm yükümlülüğü altına girer. Bu yükümlülük, bireyler arasında açılan davalarla bertaraf edilemez.
Sarıyer Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve merkezi idare için bugün hâlâ bir çıkış yolu vardır. Ama bu yol, sessizliğe devam ederek açılamaz.
Kamulaştırma mı?
Yer değiştirme mi?
Özel planlama mı?
Uzlaşma modeli mi?
Hangisi seçilirse seçilsin veya hangi çözüm üretilirse üretilsin, kararsızlık artık bir seçenek değildir. Çünkü belirsizlik, bu dosyada başlı başına bir hak ihlaline dönüşmüştür.
Hukuk bazen yüksek sesle konuşur.
Ama bazen, en sert uyarıyı şu cümleyle yapar:
“Bu kadar uzun süre sessiz kaldıysanız, artık sorumluluktan kaçamazsınız.”


