Halka Rağmen Değil, Halkla Birlikte Turizm
Şehidin köyünden bir kilo domates almayan beş yıldızın ne anlamı var?
Türkiye'de turizmi yıllardır rakamlarla konuşuyoruz.
Kaç turist geldi? Kaç milyar dolar bıraktı? Kaç yeni otel açıldı? Kaç yatağa ulaştık?
Bunların hepsi önemli. Ama ben başka bir rakamı merak ediyorum:
O otelin yanı başındaki köye ne kaldı?
Turizm, bir bölgeye beş yıldızlı otel kondurmak değildir. Turizm; o otelin çevresindeki köyü, kasabayı, esnafı, çiftçiyi, genci, kadını, doğayı, suyu, yolu ve kültürü de içine alan bir kalkınma meselesidir.
Bir tarafta yüzme havuzlu, SPA'lı, ithal mermerli bir tesis; öte tarafta kanalizasyonu olmayan bir köy varsa, kusura bakmayın, orada sürdürülebilir turizmden söz edemeyiz.
Orada olsa olsa sürdürülebilir bir çelişki vardır.
1993 Türkiye'sinde yaklaşık 1.581 turizm işletme belgeli tesis ve 235 bin yatak bulunuyordu. Türkiye'ye yaklaşık 6,5 milyon yabancı ziyaretçi geliyor, turizm gelirimiz 4 milyar dolar civarında seyrediyordu.
Bugün 60 milyonun üzerinde ziyaretçiden ve 60 milyar doların üzerinde turizm gelirinden söz ediyoruz.
Büyük başarı.
Ama bu başarı yalnızca yatırımcının sermayesiyle gerçekleşmedi.
Bu ülke turizme arazi tahsis etti. Teşvik verdi. Vergi avantajları sağladı. Yollar yaptı. Havalimanları büyüttü. Su götürdü, elektrik götürdü, kanalizasyon yaptı. Milyarlarca liralık altyapıyı milletin vergileriyle kurdu.
Dolayısıyla Türkiye turizminin bugünkü başarısında yatırımcının sermayesi kadar bu milletin de sermayesi vardır.
Öyleyse yaratılan refahta milletin de payı olmalıdır.
BİR KİLO DOMATES MESELESİ
Düşünün...
Anadolu'nun herhangi bir köyünün yanı başında milyonlarca dolarlık bir otel yükseliyor.
Otelde her sabah bin kişilik kahvaltı hazırlanıyor.
Domates lazım. Biber lazım. Yumurta, peynir, bal, reçel, et, meyve lazım.
Ama otel bunların hiçbirini yanı başındaki köyden almıyor.
TIR geliyor; yüzlerce kilometre öteden mal getiriyor.
İşte benim anlayamadığım turizm budur.
Çünkü o köylünün oğlu belki sınırda asker.
Diğerinin kızı polis.
Bir başkasının evladı jandarma.
O gençler dağda, sınırda, şehirlerin tekinsiz sokaklarında terörle ve suç örgütleriyle mücadele ederken canlarını ortaya koyuyorlar ki bu ülke güvenli olsun.
Turist gelsin.
Gece yarısı sahilde yürüsün.
Çocuğuyla huzur içinde tatil yapsın.
Türkiye bunun için on binlerce insanını kaybetti.
Her rakamın arkasında bir anne kaldı.
Bir baba kaldı.
Yarım kalmış bir düğün, hiç açılamamış bir çeyiz sandığı, babasının fotoğrafını öperek büyüyen bir çocuk kaldı.
Ve bazen o şehidin köyünün birkaç kilometre ötesinde milyonlarca dolarlık bir turizm yatırımı yükseldi.
Şimdi soruyorum:
Bu ülkenin güvenliği için evladını veren köyden, bu ülkenin güvenliği sayesinde milyonlar kazanan otel bir kilo domates alamaz mı?
Alabilir.
Hatta bana sorarsanız almak zorundadır.
Bu sadaka değildir.
Sosyal yardım hiç değildir.
Bu, kalkınmanın vicdanıdır.
KÖYLÜ TURİZMİN FİGÜRANI DEĞİLDİR
Bir bölge turizme açılırken önce otelin kaç odalı olacağı değil, bölgenin ne kadarını kaldırabileceği hesaplanmalıdır.
Su ne kadar?
Arıtma kapasitesi ne?
Yollar kaç aracı kaldırabilir?
Sahil kaç insanı kaldırabilir?
Atık nereye gidecek?
Ve en önemlisi:
Orada yaşayan insan ne olacak?
Çünkü denizin de taşıma kapasitesi vardır.
Ormanın da.
Koyun da.
Yolun da.
Kanalizasyonun da.
Ve insanın da...
Kışın nüfusu 20 bin olan bir kasabayı yazın 300 bin kişiye çıkarıp sonra "Niye trafik var, niye su yetmiyor, niye deniz kirleniyor?" diye şaşırmanın bilimsel adı yoktur.
Bunun halk arasındaki adı bellidir:
Plansızlık.
SOYLULAŞTIRMAYIN, BİRLİKTE ISLAH EDİN
Turizmin dünyadaki en büyük tehlikelerinden biri gentrification, yani soylulaştırmadır.
Turizm geliyor.
Arsa fiyatı yükseliyor.
Kiralar yükseliyor.
Köylü toprağını satıyor.
Esnaf dükkânını bırakıyor.
Genç, doğduğu yerde ev kiralayamaz hale geliyor.
Sonra bölgenin gerçek sahibi kendi memleketinde misafir oluyor.
Biz de buna "kalkınma" diyoruz.
Hayır.
Turizm bir bölgenin insanını yerinden ediyorsa orayı kalkındırmıyor, elinden alıyor demektir.
Bizim modelimiz başka olmalı.
Otelle beraber köyün yolunu da yapacağız.
Arıtmayı yalnızca otel için değil yerleşim için de kuracağız.
Bölgenin gençlerini eğiteceğiz.
Kadın kooperatiflerini destekleyeceğiz.
Çiftçiye "ürünün standardı düşük" deyip kapıyı göstermeyeceğiz.
Onu beş yıldızlı otelin standardında üretim yapabilecek seviyeye getireceğiz.
İyi tarım öğreteceğiz.
Soğuk zincir kuracağız.
Hijyen, ambalajlama ve kalite eğitimi vereceğiz.
Sonra yatırımcıya diyeceğiz ki:
"Aradığın kalite burada üretiliyorsa önce buradan al."
İşte o zaman turistin ödediği 100 avronun bir kısmı köyün çiftçisine, kasabına, balıkçısına, bakkalına, taksicisine, zanaatkârına ulaşır.
Turizm dediğimiz ekonomik mucize de zaten burada başlar.
Yoksa turist gelir, havaalanından transfer aracına biner, her şey dahil otelin duvarlarının arkasına girer, yedi gün sonra tekrar havaalanına gider.
Köylü de otelin servis otobüsünün arkasından bakar.
Bunun adı turizm olabilir.
Kalkınma değildir.
TURİST GELİR, KÖY KALIR
Elbette yatırımcı kazansın.
Hem de çok kazansın.
Kazanan yatırımcı yeniden yatırım yapar, istihdam yaratır, vergi verir.
Ama çiftçi de kazansın.
Esnaf da.
Genç de.
Kadın kooperatifi de.
Ve herkes kazandıktan sonra geriye hâlâ temiz bir deniz, yeşil bir orman ve yaşanabilir bir köy kalsın.
Çünkü yatırımcı bir bölgeye geldiğinde boş bir araziye gelmez.
Orada kendisinden önce yaşayan insanlar vardır.
Zeytin ağaçları vardır.
Çeşmeler vardır.
Mezarlıklar vardır.
Hatıralar vardır.
Ve bazen o mezarlıkta Türk bayrağına sarılarak uğurlanmış yirmi yaşında bir delikanlı vardır.
O genç ülkesini korurken otelin sahibinin kim olduğunu sormadı.
"Benim köyüm bundan ne kazanacak?" demedi.
Ülkesini korudu.
Bizim görevimiz de onun geride bıraktığı memleketi korumaktır.
Annesinin yetiştirdiği domatesi değerinde satın almak...
Kardeşine meslek öğretmek...
Köyünün suyunu kirletmemek...
Ormanını yok etmemek...
Sahilini elinden almamak...
Çocuğunun kendi doğduğu yerde yaşayabilmesini sağlamak...
Benim sürdürülebilir turizmden anladığım budur.
Turisti seveceğiz.
Yatırımcıyı destekleyeceğiz.
Döviz kazanacağız.
Dünyanın en kaliteli turizm ülkelerinden biri olacağız.
Ama bütün bunları yaparken şunu unutmayacağız:
Turizm insana rağmen yapılamaz.
Doğaya rağmen yapılamaz.
Köylüye rağmen hiç yapılamaz.
Çünkü turist gelir, turist gider.
Yatırımcı gelir, yatırımcı değişir.
Otelin tabelası bile değişir.
Ama o köy orada kalır.
Ve turizmin gerçek kârı kasaya giren para değildir.
O para kazanıldıktan sonra geride nasıl bir ülke bıraktığımızdır.
Halka rağmen değil, halkla birlikte turizm.
Tugay Toydemir
Yorumlar
+ Yorum YapHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Gözden Kaçmasın
Hürmüz Takvimi-4
Görüntüle →