Azim ve Zarafet'ten Liyakat ve Cumhuriyet’e
Bu hafta şehir dışından en yakın arkadaşım geldi. Yaklaşık 30 senedir, çocukluğumuzdan beri arkadaşız. Ben sınıfın en başarılı öğrencilerinden biriyken o da en başarısız öğrencilerinden biriydi. Yıllar içinde ben endüstriyel tasarım eğitimi alırken o da iç mimar oldu; hayat, başarının yalnızca okul sıralarında alınan notlarla ölçülemeyeceğini ikimize de gösterdi. Aramızdaki bu arkadaşlık, hayatımıza giren hiçbir farklılığa mahal vermeden, güçlenerek devam etti. Ben onun nikâh şahidi oldum, oysa o yıllardır benim nikâh şahidim olmayı bekliyor. Konuşurken benim üniversite mezuniyetime şimdiki eşi, o zamanki erkek arkadaşı ile geldiğini hatırlattı. Ben nedense bu bilgiyi unutmuşum. Ne kadar kıymetli bir davranış, sırf benim başarımı kutlamak için İstanbul’dan kalkıp İzmir’e gelmek.
Haftada yaklaşık üç kitap bitiriyorum, bazen daha az, bazen daha fazla. Şu sıra okuduğum kitaplardan biri Angela Duckworth’un Azim diye bir kitabı, paralel olarak da Donald Spoto’nun Zarafet kitabını okuyorum.
Azim, bir askerî seçme sürecindeki başarı oranlarından ve başarılı olanların azminden bahsediyor. Genel olarak da IQ’ları ne kadar yüksek olursa olsun, yetenekleri de aynı şekilde, yeterince azimli olmayan insanların başarıya ulaşmakta zorlanabildiğini anlatıyor.
Ülkemizde eğitimde veya istihdamda olmayan milyonlarca gencin bulunduğu şu sıralarda, kimi atanamamaktan dert yanan öğretmenler, kimi hâkimlik ve savcılık süreçlerinde haksızlığa uğradığını düşünen parlak gençler… Başarıyı ve başarısızlığı yalnızca bireysel azimle açıklamanın ne kadar mümkün olduğunu düşündürüyor insana. Kendimce iç ve dış sebepler olarak ikiye ayırdığım bir konu bu.
Audrey Hepburn’ü hepimiz duru ve asil güzelliği ile biliriz. Hâlbuki daha çocukluk yıllarında savaşın ortasında kalmış, savaşın beraberinde getirdiği kayıplara ve ağır yoksunluklara tanıklık etmiş. Sinema ve tiyatrodaki yerini tırnaklarıyla kazımış. Savaş dönemindeki yetersiz beslenmenin de etkilerini yaşamış, çok sevdiği baleye profesyonel olarak devam edememiştir.
Muazzam başarılarına karşın kendisini hiçbir zaman tam olarak başarılı göremediği, nefes kesen güzelliğine rağmen kendi görünüşüne ilişkin güvensizlikler yaşadığı anlatılır. Aile ve aşk hayatında da pek çok zorlukla karşılaşmış. Onu hayatta çocukları ve çocuklara olan sevgisi, bir de çalışma azmi tutmuştur. Yaşamının ilerleyen yıllarında çocuklar için yürüttüğü çalışmalar da bunun en güzel örneklerinden biri olmuştur.
Arkadaşımla otururken çocukluğumuzdan tanıdığımız bir ablamıza denk geldik. Onlar da Selçuk’tan İzmir’e yeni taşınmışlar. İzmir’in şehircilik açısından yaşadığı sorunlardan hepimiz muzdaribiz. Özellikle de yeni taşınanlar ve uzun zamandır İzmir’de olmayanlar çok daha iyi fark ediyor bu durumu.
Çocukken Güzelyalı’da okulumuzun hemen köşesinde gittiğimiz bir Girit mutfağı vardı, mis gibi sarmalar ve zeytinyağlılar yapardı. Bir yandan çocukluğumuzda her şeyin ne denli ulaşılabilir olduğunu konuşurken bir yandan ne denli fakirleştiğimizi de konuşmadan edemedik. Öyle ya, bütün günümüzü o veya bu şekilde bir yerlerde oturup sosyalleşerek geçirmemiz gerekmiyor elbette, fakat üç kişi bir yerde oturup sıradan bir sosyalleşme gerçekleştirmek bile artık pek çok insan için ciddi bir bütçe meselesi.
Sahi, asgari ücretle geçinebilen var mı?
28.075,50 TL.
Geçmiş yıllarla karşılaştırıldığında asgari ücretin nominal olarak önemli ölçüde arttığını görüyoruz. 2003 yılında yaklaşık 226 TL olan net asgari ücretle 14 çeyrek altın alabilirken bugün 28.075,50 TL. İle yalnızca 2,5 çeyrek altın alabiliyoruz. Yani yalnızca rakamların büyümesi, insanların alım gücünün ve yaşam standartlarının aynı ölçüde iyileştiği anlamına gelmiyor. Özellikle barınma, gıda ve sosyalleşme gibi temel ihtiyaçların maliyeti, refahı değerlendirirken üzerinde durmamız gereken önemli göstergeler.
Peki ne değişti?
Ne oldu da ekonomik büyüme ve gelişme beklentilerimize rağmen bugün hâlâ refahın toplumun bütün kesimlerine ne ölçüde yansıdığını tartışıyoruz?
Ekonomisi güçlü, enflasyonu görece istikrarlı ülkelere bakınca gördüğümüz bazı ortak özellikler var. Yüksek refah seviyeleriyle birlikte güçlü adalet sistemleri. Yatırımcılar için güvenli liman olabilme potansiyelleri. Etkin denetim mekanizmaları, şeffaflık ve tutarlı büyüme politikaları.
Peki Türkiye’de durum nasıl?
Ekonomik başarıya ulaşmanın her zaman eğitim, yetenek ve çalışkanlıkla açıklanamadığı durumlarla karşılaşıyoruz. Şanslı diyebiliriz belki? Ama şans da tek başına yeterli bir açıklama değil sanki. Kamuoyuna yansıyan finansal skandallar ve ekonomik usulsüzlük iddiaları, şeffaflığın, denetimin ve kurumsal güvenin önemini yeniden düşünmemize neden oluyor.
Azim dedik en başta.
Türkiye’yi stratejik konumu ve sahip olduğu imkânlarla yetenekli bir insanla mukayese edebiliriz. Ama potansiyelini başarıya dönüştürecek azme, dürüstlüğe ve adanmışlığa olan ihtiyacını görmezden gelirsek, yetenekleriyle birlikte potansiyelini gerçekleştiremeden yitip giden bir insandan farkı kalmaz.
Yine de ben bu toprakların azimli insanlarına, yılların mücadelesini bir günde Cumhuriyet’i ilan edebilecek potansiyellerine ve Atatürk izinde Çağdaş bir Türkiye’ye inanıyorum.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun! Nicelerine.
Yorumlar
+ Yorum YapHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Gözden Kaçmasın
Tüketiciye vale kıskacı: O noktalara dikkat!
Görüntüle →