Türkiye ekonomik olarak zor bir dönemden geçerken kamuoyu tartışmaları çoğu zaman futbol skandallarına, magazin polemiklerine ve sosyal medya gündemine sıkışıyor. Oysa tartışılması gereken asıl konu, ekonomik göstergelerin toplumu nasıl etkilediği. Ekonominin son yıllarda yaşadığı dalgalanma artık hayatın en basit noktasından bile okunabiliyor. Pazardan alınan gıdanın fiyatı, kiraların ulaştığı seviye, kapanan dükkân sayısı ve kredi kartına bağımlı hale gelen hane halkı bütçesi…
Bunların tamamı makroekonomik tabloların mikro hayata yansıması. Resmi kurumlar enflasyon oranlarını açıklıyor, bağımsız araştırma grupları farklı ölçümlerle tabloyu destekliyor. TÜİK verileri ile alternatif enflasyon hesaplamaları arasındaki fark ise toplumda yeni bir algı oluşturuyor: “İstatistik başka, market başka.” Bu ayrışma sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir kırılma. Buna karşın kamuoyunun gündemi çoğu zaman bambaşka bir yere çekiliyor. Spor ekranlarında günlerce süren şike tartışmaları, magazin programlarında ünlülerin polemikleri, sosyal medyada saatlerce debelenen yapay krizler…
Bu başlıklar gerçeği örtmek için üretilmiyor olabilir; ancak fiili sonuç itibarıyla gerçek gündemi görünmez kılıyor. Siyaset bilimi bize şunu söyler: Zor sorunlar teknik bilgi, hesap verebilirlik ve çözüm planı gerektirir. Bu yüzden ekonomik tartışma siyasi arenada risklidir; çünkü somut veri ve somut sorumluluk ister. Bugün Türkiye’nin gerçekten konuşması gereken ise futbolun kulisleri değil; Üretim politikasının nasıl güçleneceği, Genç işsizliğinin nasıl düşeceği, Reel sektörün nasıl destekleneceği, Hane halkının nasıl nefes alacağı, Enflasyonist baskının nasıl kırılacağıdır.
Çünkü ekonomi ertelendiğinde kriz ertelenmez, sadece faturası büyür. Bir ülkenin ilerleyişini görmek için manşetlere bakmak yetmez; manşetlerde olmayanı görmek gerekir. Bugün manşetlerde ekonomi yoksa, yarın toplumun karşısına çok daha büyük bir hesap çıkar. Kısacası: Gerçekleri konuşmazsak, gerçekler bizi konuşur


