Siyasetin en zor sınavlarından biri sandık değildir; asıl sınav, toplumun zihninde kurduğu ölçülerdir. Geçtiğimiz günlerde Sarıyer’de yaşadığım küçük ama anlamı büyük bir diyalog, bu gerçeği bir kez daha yüzüme çarptı. Bindiğim aracı gören bir esnaf, kardeşim Ersin “Başkanım, sana bu araba yakışır mı?” diye sordu. Ardından da ekledi: “Bizim millet güce bakar.”
İşte mesele tam olarak burada başlıyor.
Biz gerçekten güce mi bakıyoruz, yoksa gücün görüntüsüne mi? Makam arabasına, gösterişli yaşama, ihtişama… Peki ya karaktere, dürüstlüğe, samimiyete ne kadar bakıyoruz?
Oysa bu toprakların mayasında tevazu vardır. Yunus Emre’nin diliyle, “Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi?” diye soran bir kültürden geliyoruz. Ama gel gör ki bugün, mütevazı olanı zayıf, sade yaşayanı yetersiz, gösterişten uzak duranı eksik görme gibi bir yanılgının içine düşüyoruz.
Halbuki gerçek güç; kibirde değil, alçakgönüllülüktedir. Gerçek liderlik; halktan kopuk yaşamakta değil, halkın içinde, halk gibi yaşayabilmektedir. Aynı sokakta yürüyebilmek, aynı pazardan alışveriş yapabilmek, aynı dertleri hissedebilmek… İşte esas bağ budur.
Eğer biz yöneticilerimizi bindikleri arabaya göre değerlendirirsek, bir süre sonra onlar da kendilerini o arabalara göre şekillendirmeye başlar. Gösteriş artar, samimiyet azalır. Uzaklık büyür, güven küçülür.
Toplum olarak artık şu soruyu kendimize sormak zorundayız: Biz nasıl yöneticiler istiyoruz? Gösterişli olanı mı, yoksa dürüst olanı mı? Zengin görüneni mi, yoksa gönlü zengin olanı mı?
Unutmayalım ki bilinçli bir toplum, yöneticisini dış görünüşle değil; icraatla, ahlakla ve duruşla ölçer. Ve yine unutmayalım: Halk neye değer verirse, yönetenler de ona dönüşür.
Belki de değişim, bir arabanın markasında değil; o arabaya bakan gözlerin bakış açısında başlar.



