'Yıkama Beynimi'
Bir iş teklifi, beş saatlik monolog ve insan zihninin sınırlarında tuhaf bir yolculuk…
İnsan hayatı boyunca pek çok ilginç insanla karşılaşıyor. Kimisi sizi ikna etmeye çalışıyor, kimisi kendi doğrularını anlatıyor, kimisi de sizin hayatınızı sizden daha iyi bildiğini düşünüyor.
Ancak geçen gün başıma gelen olay, bugüne kadar yaşadıklarımdan oldukça farklıydı.
Hayatımda ilk kez, sistematik bir taktikle beynimin yıkanmaya çalışıldığını fark ettim!
Üstelik hikâye son derece masum bir iş teklifiyle başladı.
Kendisini emekli asker ve psikolog olarak tanıtan bir kişi, sahip olduğum özel yeteneklere ve kişisel özelliklere uygun bir iş teklifinden söz etti.
Doğal olarak merak ettim.
Ancak görüşme başladığında ortada ne iş vardı ne görev tanımı ne de çalışma koşulları…
Bunun yerine önce kendi hayatı konuşulmaya başlandı. Sonra benim hayatım.
Özel hayatım, aile ilişkilerim, içinde bulunduğum kurumlar, sosyal çevrem ve yaşam tercihlerim…
Hatta evimde köpek beslememin insan doğasına aykırı olduğu bile söylendi! “Çuvalda delik” tabiri de buydu. Bunu söyleyen kişi bir psikolog ya da kendini öyle tanıtıyor.
Bir iş birliği görüşmesine gidiyorsunuz, karşınızdaki kişi size hangi işi yapacağınızı anlatmak yerine evinizde neden köpek beslememeniz gerektiğini açıklıyor.
Ve bu konuşma tam beş saat sürüyor!
Aslında konuşma demek de pek doğru değil.
Beş saatlik bir monolog.
Karşımdaki kişi anlatıyor, yorumluyor, yargılıyor, kendi doğrularını sıralıyor.
Ben ise bir noktadan sonra kendime şu soruyu soruyorum:
Ben buraya iş konuşmaya mı geldim, yoksa düşüncelerimin yeniden şekillendirilmesi için düzenlenmiş bir oturuma mı katıldım?
Bir de kitaplar var!
Bu kişi bana kitaplar da hediye etti.
Kitapların içeriklerini incelemeye başladığımda dikkatimi çeken şey, benzer düşüncelerin ve mesajların sürekli tekrarlanmasıydı.
Aynı fikirler, farklı cümleler…
Benzer mesajlar, farklı örnekler…
Elbette bir kitapta tekrar bulunması, o kitabın manipülasyon amacıyla yazıldığı anlamına gelmez. Eğitimde, edebiyatta ve düşünce kitaplarında tekrar oldukça yaygın bir yöntemdir.
Ancak yaşadığım beş saatlik monoloğun ardından bu kitapların da benzer bir tekrar düzenine sahip olması merakımı artırdı.
Çünkü insan zihninin nasıl etkilendiğine ilişkin araştırmalarda tekrarın önemli bir yeri var.
Bir düşünceye sürekli maruz kalmak, bazı koşullarda o düşüncenin daha tanıdık ve dolayısıyla daha doğruymuş gibi algılanmasına neden olabiliyor.
Psikolojide buna “yanıltıcı doğruluk etkisi” deniliyor.
Yani bir iddianın sürekli tekrarlanması, onun gerçekten doğru olduğunu göstermese de kişiye daha inandırıcı gelmesini sağlayabiliyor.
İşte o anda kendime yeni bir soru sordum:
Acaba bana bu kitaplar okumam için mi verilmişti, yoksa belirli düşüncelerle tekrar tekrar karşılaşmam için mi?
Onu da yapay zekâya sordum. Taktikler birebir beyin yıkama stratejisi olarak değerlendirilirken, projelerimi danıştığım profesör doktor hocama da konuyu aktardım ve daha en başından “beyin yıkama” dedi.
Ama merakım beni tarihin oldukça karanlık sayfalarına götürdü.
Tarih boyunca zihinleri kimler şekillendirmeye çalıştı?
Beyin yıkama denildiğinde çoğumuzun aklına filmlerdeki karanlık odalar, sorgulamalar ve gizli servisler geliyor.
Oysa tarih, insanların düşüncelerini değiştirmek amacıyla uygulanan çok daha kapsamlı yöntemlerle dolu.
Nazi Almanyası: Bir düşünceyi milyonlarca kez tekrarlamak
1930’lu yıllarda Nazi Almanyası, propagandayı devlet yönetiminin temel araçlarından biri hâline getirdi.
Joseph Goebbels’in yönettiği propaganda sistemi; radyoyu, gazeteleri, sinemayı, kitapları, afişleri ve eğitim kurumlarını kullanarak Nazi ideolojisini toplumun her alanına taşımaya çalıştı.
Çocuklar okullarda aynı ideolojik mesajlarla karşılaşıyor, gençlik örgütlerinde benzer düşüncelerle yetiştiriliyor, yetişkinler ise gazetelerden radyolara kadar sürekli aynı propaganda ortamına maruz kalıyordu.
Amaç yalnızca insanları bilgilendirmek değildi.
İnsanların neye inanacağını, kimi düşman olarak göreceğini ve hangi otoriteye itaat edeceğini şekillendirmekti.
Üstelik propaganda yalnızca tekrar yoluyla yürütülmüyordu. Alternatif düşünceler sansürleniyor, farklı görüşlerin dolaşımı engelleniyordu.
Böylece insanların yalnızca duydukları değil, duyamadıkları da kontrol ediliyordu.
Tarih bize şunu gösteriyor:
Bir düşüncenin sürekli tekrarlanması kadar, alternatif düşüncelerin susturulması da tehlikelidir.
Mao Dönemi Çin’i: Önce geçmişini sorgulat, sonra düşüncelerini değiştir
1950’li yıllarda Çin’de uygulanan düşünce reformu programları, psikolojik baskı ve ideolojik yeniden eğitim açısından önemli tarihsel örneklerden biri.
Bu süreçlerde bazı insanlar geçmiş düşüncelerini, ilişkilerini ve davranışlarını sorgulamaya zorlandı.
Kişilerden kendi hatalarını itiraf etmeleri, önceki düşüncelerini eleştirmeleri ve resmî ideolojiye uygun bir bakış açısı geliştirmeleri bekleniyordu.
1966’da başlayan Kültür Devrimi sırasında ise bu uygulamalar bazı ortamlarda çok daha sert biçimler aldı.
İnsanlar topluluklar önünde eleştirildi, aşağılandı ve düşüncelerinden dolayı suçlandı.
Buradaki önemli nokta, kişinin yalnızca fikirlerinin değil, geçmişinin ve kimliğinin de sorgulama konusu yapılmasıydı.
Kore Savaşı: Beyin yıkama kavramının dünyaya yayılması
1950-1953 yılları arasındaki Kore Savaşı sırasında bazı savaş esirlerine yönelik ideolojik telkinler, sorgulamalar ve baskı uygulamaları Batı dünyasında geniş tartışmalara yol açtı.
Beyin yıkama kavramı da özellikle bu dönemde yaygınlaştı.
Psikiyatrist Robert Jay Lifton, Çin’deki düşünce reformu uygulamalarını inceleyerek insanların baskı altında düşüncelerini ve kimliklerini nasıl yeniden değerlendirmeye zorlanabildiğini araştırdı.
Lifton’ın çalışmalarında öne çıkan konulardan biri, bireyin düşünce dünyasının dışarıdan kontrol edilmeye çalışılmasıydı.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var.
Beyin yıkama, filmlerde anlatıldığı gibi bir insanın zihninin kolayca silinip yerine yeni düşünceler yerleştirilmesi anlamına gelmiyor.
İnsan zihni bu kadar basit değil.
Psikolojik baskı, sosyal izolasyon, korku, tekrar ve otorite gibi unsurların etkileri olabilir. Fakat insanların bu süreçlere verdiği tepkiler birbirinden farklıdır.
Dolayısıyla her ikna çabasını beyin yıkama olarak değerlendirmek de doğru değildir.
Yaşadığım olayın bir başka ilginç tarafı da karşımda kendisini hem emekli asker hem de psikolog olarak tanıtan birinin bulunmasıydı.
Askerlik disiplini ve psikoloji bilgisi, toplumda farklı nedenlerle saygı uyandırabilen iki alan.
Ancak burada önemli bir ayrım var.
Psikoloji alanında benim de azımsanmayacak kadar bilgim var ve “klinik psikoloji çöp” diyen bir psikolog hiç tanımadım hayatımda. Hatta epeyce de psikolog ve psikiyatr tanıdım; işini iyi yapanların bilimsel yöntemlere ne denli saygı duyduğuna hâkimim.
Bir de şu psikolog olmadan kendini psikolog ilan eden yaşam koçları var. “Yıka Beynini”ciler, aman diyeyim; ne olursa olsun işi uzmanına danışın!
Kısaca, bilgi ve eğitim her zaman güçtür! Kendi doğrularımızı oluşturmak da bir güçtür; eksenimiz, yönümüz, yörüngemiz belli olur. Temel sağlamsa kimse sarsamaz. Bilgiyi tek yerden değil, birkaç kaynaktan beslemek. Ve en önemlisi de hayatta değer verdiğimiz doğru insanların olması bir lütuftur.
Sağlıklı günler dilerim. Akıl sağlığımızı da unutmayalım.
Yorumlar
+ Yorum YapHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Gözden Kaçmasın
İndirim algısına değil, gerçek fiyata bakın!
Görüntüle →Son Yazıları
- Azim ve Zarafet'ten Liyakat ve Cumhuriyet’e
- Bulut'un dışında
- Gıdanın Geleceği: Daha Fazla Üretmek mi, Daha Akıllı Üretmek mi?
- Gülnihal Öztürk Yazdı... Aşırı Sıcaklara Karşı Dirençli Türkiye
- Dijitalleşen Dünyada Sanat, Çevre ve Ekonomi
- 26 Eylül Dünya Çevre Sağlığı Günü ve Mezotelyoma Farkındalık Günü